Berlin ve Brütalist Mimari Üzerine


Beton ve İnanç: Berlin'in Savaş Sonrası Modern Kiliseleri

İstanbul’dan çıkıp Almanya’ya taşındıktan sonra bir süre tabi ki hayatın durağanlığı, insanların arasındaki büyük mesafeler, kişisel alanın mahremiyeti, kamu düzeninin takip edilemez derecede gelişmişliği gibi birçok konuda bocaladım. Bu bocalamamın en büyük sebeplerinden biri küçük bir yerleşim birimine yerleşmiş olmamdı. Artık Almanya’da üçüncü yılım doldu. Bu süre zarfında bazı şeylerin aslında insanca yaşamak için ne kadar gerekli olduğunu kavramaya başladım. Burada bu bilince erişmeye entegrasyon diyorlar. Almanya’da “entegre olmak” günlük hayatın en önemli tartışma konularından biri.


Entegre olmanın diğer şartlarından bazıları da kültürü ve tarihi iyi anlamak. Şehirde yürürken gördüğünüz bir sokak isminin neden verildiğini, bu kişilerin ülkeye ne gibi katkıları olduğunu, mimari ve kültürel unsurları anlamaya başlayınca insan yaşadığı ülkeden ve şehirden daha keyif almaya başlıyor.


Uzunca sayılabilecek bir süre küçük yerleşim yerindeki bocalamamdan sonra Berlin’e taşınarak kendimi buldum diyebilirim. Artık bir senedir Berlin’de yaşıyorum ve şehrin sunduğu her şeyden keyif alıyorum. Berlin’i diğer Avrupa şehirlerinden ayıran bir çok nokta var. Bunlardan biri mimari ve kentsel planlama diyebilirim. 15. yüzyıldan itibaren Brandenburg Elektörlüğü’nün, daha sonra Prusya Krallığı’nın, sonrasında Alman İmparatorluğu’nun, Nazi Almanyası’nın, Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin ve son olarak da Almanya Federal Cumhuriyeti’nin başkentliğini yapmış bu güzide şehir çok farklı mimari unsurlarla, dev projelerle harmanlanmış. Defalarca yıkılmış, yeniden yapılmış, yeniden yorumlanmış.


Berlin’i gezmeye gelen turistler genel turist anlayışıyla şehri gezerlerse yanılırlar, şehir çok keyif vermez. Müzeler elbette ihtişamlıdır, günler ayrılabilir; lakin Berlin kendini kolay belli etmez. Bir Paris, Amsterdam, Roma, Zürih, Kopenhag gibi şehrin akışına kendinizi kaptırıp keyifle gezemezsiniz. Öncesinde epey bilgi birikimi, şehir üzerine araştırma ister.


Ben de Berlin’de ara ara kendime temalar yaratıp şehri o şekilde gezmeye çalışıyorum. Örneğin Nasyonel Sosyalizm mimarisi turu, Bauhaus stili turu, ya da 1918-1919 Alman Devrimi gibi. Uzun zamandır aklımda olan bir diğer tema ise Brütalizm ve Brütalist Mimari idi. Sonunda şehri bu konu başlığında inceleme fırsatım oldu. Bu yazımda Brütalizm ve Berlin’deki örnekleri hakkında bir şeyler yazmaya çalışacağım.


Brütalizm ya da Brütalist Mimari 1950’lerde ortaya çıkan modern hareketin devamı olarak nitelendirilebilir. Kelime anlamı olarak Fransızca "Brüt Beton"dan türetilen hareket 1970’lere kadar Avrupa’nın, özellikle Doğ Avrupa’nın birçok şehrinde görülmüş. Daha sonraları “gaddar, estetikten uzak, insana soğuk” gibi eleştiriler almaya başlamış ve yavaş yavaş bu tarzdan uzaklaşılmış. Hatta birçok şehirde eski Brütalist binalar teker teker yıkılmış.


Brütalizmde büyük beton blokları kullanılırken üzerleri boyasız ve çıplak bırakılır. Yapılarda tekrarlar oldukça fazladır. Dümdüz, oldukça büyük beton yapı unsurları yaygındır. Kaba-saba ve bitmemiş izlenimi verir. Sivri köşeler, alışılmadık geometriler, küçük pencereler bolca kullanılır. Brütalizm yaygın olarak devlet binalarında, eğitim komplekslerinde, alışveriş merkezlerinde, sosyal konutlarda, araba parklarında uygulanmış. 1970’lerde toplu konutlar yüksek suç oranları ile birlikte anılmaya başlanınca özellikle Birleşik Krallık’ta brütalist binalar yıkılmaya başlanmış. Fakat brütalizm daha sonraları Dekonstrüktivizm’i oldukça fazla etkilemiş.


Savaşta ağır yıkıma sahne olan Berlin’de binaların yeniden inşası için beton oldukça ucuz ve hızlı bir çözüm haline gelmiş. Finansal ve mimari olarak tam bir harabe haline gelen şehrin acil konut sorununu çözmede brütalizm önemli rol oynamış. Bunun dışında savaşın yıkıcılığını, yarattığı toplumsal depresyonu ve insanın içindeki kötüyü anlatabilmek için de kiliselerde de yoğun olarak kullanılmış. Oluşturduğum brütalizm rotasında ilk olarak St. Agnes Kilisesi’ni ziyaret ediyorum.

Kilise, savaşta tamamen yerle bir olan merkez mahallelerden Kreuzberg’de bulunuyor. Savaş öncesi yine aynı yerde bulunan katolik kilise savaş sırasında yıkılmış. Savaş sonrasının en önemli mimarlarından biri olan Werner Düttmann tarafından 1967 yılında yeni bir yorum olan Brütalizm ile yeniden inşa edilmiş. 2004 yılından itibaren Katolik ayinler sona ermiş ve Protestan Kilisesi’ne kiralanmış. 2011 yılına kadar bu şekilde hizmetine devam eden kilise süre sonunda Berlinli sanatçı Johann König’e kiralanmış. Ana kilise alanı şimdilerde sanat galerisi olarak hizmet veriyor ve kilisenin tarihi ile oldukça uyumlu sergilere ev sahipliği yapıyor.


Bir sonraki durağımız Berlin Çek Cumhuriyeti Büyükelçiliği binası. St. Agnes Kilisesi’ne yürüyüş mesafesinde bulunan bina Berlin’in tam merkezi olan Mitte semtinde yer alıyor.

1978 yılında inşa edilen Çek Cumhuriyeti Büyükelçiliği binası hala eski zerafetini koruyor. Alt kısmı boş bırakılan bina caddedeki diğer yapılara göre yukarıda duruyor. Bu hissi az sayıdaki sütunu ile destekliyor. Böylece yapının yer çekimine meydan okuduğunu düşünüyorsunuz. Binanın ve iç mekanın, mobilyaların dizaynını Věra Machoninová ve Vladimír Machonin çifti yapmış. Machonin 70'lerde Sovyetlerin Çekoslavakya işgaline karşı geldiği için ömür boyu meslekten men edilmiş. 1989'da gerçekleşen Kadife Devrim'de hakkı yeniden teslim edilmiş ama bundan sadece birkaç ay sonra Machonin hayata gözlerini yummuş.



Burdan sonraki diğer brütalist örneğimiz şehrin Wedding semtinde bulunuyor. Eski bir basımevi olan ExRotaprint brütalizmin sivil örneklerinden biri. Binanın inşasında brütalist amaçlar güdülmemesine rağmen tamamlanamayan proje ve yapılmayan boyası yüzünden kendiliğinden brütalist bir yapıya dönüşmüş. Savaş sonrasının önemli mimarlarından Klaus Kirsten tarafından 1958 yılında yapılan bina şehrin önemli basım evlerinden biri haline gelmiş.

Doğu-Batı birleşmesinden sonra iflas eden işletme bir süre onlarca farklı kiracıya bölüm bölüm kiralanmış. Birçok defa el değiştirdikten sonra 2005 yılında kurulan ExRotaprint vakfına satılmış. Daniela Brahm ve Les Schliesser isimli iki sanatçı tarafından yavaş yavaş restore edilen bina kolektif sanat projeleri için önemli bir merkez haline dönüşmüş. Şimdilerde küçük bir basım evine ve sanat alanlarına ev sahipliği yapan kompleks şehirde yapılan fotoğraf turları için de uğrak noktası.


Bir sonraki durağımız Regina Kloster Martyrum. Hem hikayesi, hem mimarisi, hem de içeride hissettirdikleri adına benim şimdiye kadar gördüğüm en güzel kilise oldu.


Berlin'in Kuzey Charlottenburg semtinde yer alan kilise yakınlardaki Plötzensee Hapishanesi'nde 1933-1945 yılları arasında Nazi rejimi tarafından giyotinle ve asılarak idam edilen yüzlerce mahkuma adanmış sessiz bir anıt. Savaş sonrası dönemin önemli mimarlarından Friedrich Ebert ve Hans Schädel'in dizayn ettiği kilise dışarıdan dev bir beton bloğu gibi duruyor. Önündeki epey rahatsız edici, soğuk, geniş alandan geçtikten sonra kiliseye ulaşıyorsunuz. İçeride tam tersi bir sıcaklık sizi bekliyor. Soyut pastel devasa bir tablo ve ışık oyunları ile karşılaşıyorsunuz.


Bir sonraki durağımız Unité d’Habitation şimdiye kadar incelediğimiz binalardan biraz farklı. Ünlü şehir plancısı ve mimar Le Corbusier'in Marsilya ve Nantes'deki başarılı toplu konut projelerinin ardından savaş sonrası konut sıkıntısı çeken Berlin'e kazandırdığı dev yapı 1957 yılında sadece 18 ay içinde bitirilmiş. Dönemin diğer yapıları gibi önceden dökülmüş beton bloklarının birleşmesi ile oluşuyor.

Doğu-Batı birleşmesinden sonra geniş çaplı renovasyondan geçen, asbestleri temizlenen Unité d’Habitation'da toplam 530 daire bulunuyor. Berlin'e okumaya gelen öğrencilerin en büyük sıkıntısı ev/oda bulmak. Çoğunun yardımına Corbusier'in eseri koşuyor.


Bir sonraki durağımız 1972-1976 yılları arasında inşa edilen Bierpinsel.

Bu ilginç yapı Berlin'in Steglitz semtinde yeralıyor. Projenin orijinal halinde aslında binaya bir ağaç görünümü verilmek istenmiş. 3 katlı bir gözetleme kulesini andıran bina şehrin önemli caddelerinden olan Schloßstraße üzerinde bulunuyor. Yanıbaşında yer alan metro istasyonu ve alışveriş merkezleri sayesinde hemen popülerlik kazanması düşünülen bina bar, restoran ve gece kulübü fikriyle inşa edilmiş. Lakin iflas etmesi çok uzun sürmemiş. Birçok defa el değiştiren yapı en son 2002 yılında ciddi renovasyon ihtiyacının ortaya çıkmasından sonra oldukça cüzi bir miktara alıcı bulmuş. 2006 yılından beri kapalı durumda olan Bierpinsel şimdiki yatırımcısının planlarının gerçekleşmesini bekliyor. 2010 yılında şehrin birçok grafiti sanatçısı çağırılarak yapıya daha ilgi çekici bir görünüm kazandırılmaya çalışılmış. Netflix'te yayınlanan "Dogs of Berlin" dizisinde de geçen bina şehrin önemli brütalist unsurlarından biri.


Bir diğer önemli brütalist mimari örneği Freie Üniversitesi'nin Hijyen ve Mikrobiyoloji Enstitüsü.

1892 yılında Hamburg'daki büyük kolera salgınından sonra kurulan Hijyen ve Mikrobiyoloji Enstitüsü genel olarak içme suyundan yayılan salgınları önlemek için açılmış. İkinci Dünya Savaşı sonrası temel olarak ikiye ayrılan Berlin; şehrin üniversitesi olan Humboldt Üniversitesi'ni Doğu Almanya'ya kaptırmış. Sovyet Yönetimi Humboldt Üniversitesi'ndeki karşıt görüşlü bütün öğretim görevlilerinin işine son vermiş. Bir çoğu da üniversitenin varoluş ilkesine karşı olan yönetimi serbest fikir ortamını yoketmekle eleştirmiş ve ayrılmış. Ayrılan bütün öğretim görevlileri Batı Berlin'in Steglitz ve Dahlem semtlerinde Freie Üniversitesi (Berlin Özgür Üniversitesi) adı altında buluşmuşlar.


Kurulan yeni üniversitenin Hijyen ve Mikrobiyoloji Enstitüsü 1953-1990 yılları arasında birçok devlet kurumunun mimarlığını yapan Hermann Fehling ve Daniel Gogel tarafından brütalist tarzda inşa edilmiş. Bina heykelsel kıvrımları, dramatik üçgen prizmaları ve büyük plakalar halinde dökülmüş beton blokları ile ön plana çıkıyor.


Bir diğer noktamız enstitünün hemen karşısında yer alan diğer ilgi çekici nokta "Mäusebunker" adıyla anılan Deney Hayvanları Laboratuvarı.

Soğuk Savaş döneminde ortaya çıkan uzay çağı mimarisinin belki de Dünya'daki en önemli temsilcisi olan laboratuvar daha çok koca bir tankı ya da savaş gemisini andırıyor. "Fare Sığınağı" lakabı takılan laboratuvar 1960'ların sonunda Gerd Hänska tarafından 88.000 deney hayvanını barındırmak üzere tasarlanmış. 1981 yılında bitirilen binanın üçgenler prizması pencereleri ve dışa doğru uzanan havalandırma boruları dikkat çekiyor. Barındırdığı asbest ve modern çağın gerisinde kalmış olması nedeniyle 2010 yılından beri kullanılmıyor. 2020 yılında yıkımına karar verilen binaya yaklaşmak yasak ve güvenlik kameraları ile korunuyor.


Sondan bir önceki durağımız Schöneberg semtindeki St. Norbert Kilisesi.

St. Norbert Kilisesi 50 yıl içerisinde estetik anlayışının nasıl değiştiğini gözler önüne seren ilginç bir yapı. 1916 yılında Carl Kühn tarafından dönemin yaygın mimari anlayışı olan Neo-Romanesk tarzda inşa edilmeye başlanmış. Kalın duvarlar, beşik tonozlar ve fresklerle bezenmiş iç mekan olarak düşünülmüş. İkinci Dünya Savaşı'nda ağır hasar alan yapı savaş sonrasında Berlin Senatosu tarafından

Hermann Fehling ve Daniel Gogel görevlendirilerek yeniden yorumlanmış. Fehling ve Gogel orijinal yapının etrafını saran brütal duvarlar eklemiş. Cadde tarafından bakıldığında betondan başka bir şey görülmeyen kilisenin içi tanıdık Neo-Romanesk görüntü veriyor ve sadece 50 yıl içindeki mimari değişim aynı anda bir arada görülebiliyor.


Son olarak Kreuzberg - Schöneberg kesişimindeki meşhur yapı Pallasseum ile turumuzu bitiriyoruz.

1973-1976 yılları arasında Alman mimar Jürgen Sawade tarafından inşa edilen bina 15 katlı ve toplam 514 daire bulunuyor. Toplamda yaklaşık 2000 kişiye ev sahipliği yapan Pallasseum dönemin diğer modernist ütopik projeleri gibi tam olarak bitirelemeden yarım kalmış. Uzun süre boyunca "Sozial Palast" (devletten sosyal yardım alanların sarayı) olarak anılan yapıda genelde düşük gelirli aileler yaşıyor. Son yıllarda merdivenleri ve dış boyası iyileştirilen bina bir nebze olsun yaşanılabilir bir yere dönüşmüş. Binada bulunan anten sayısına bakarak yabancı ailelerin (coğu Türk) nüfusunu çıkarabilirsiniz.


Berlin ve Brütalizm yazım burada sona eriyor. Bu yazıda geçen unsurların bir çoğunu düzenlediğim Berlin turlarında görebilirsiniz. "Berlin ve Mimari" serisi daha sonra farklı temalarla devam edecek. Berlin, Du bist sehr Brutal!

208 görüntüleme

MOUNTAIN AND ROADS TRAVEL

Böhmische Str. 50

12055 Berlin / Germany

Telefon +49 171 191 6930

E-mail info@mountainandroads.com

Hizmet Koşulları

 

takip edin

  • White Facebook Icon
  • White Instagram Icon
  • White YouTube Icon