Karanlığın Sonu: Arktik Sessizliğin Kalbine Yolculuk
- Çağdaş Ozan Karabay
- 20 Oca
- 4 dakikada okunur

Haritaların en tepesinde, dünyanın kavis alıp kendi içine kapandığı bu ıssız kara parçasında, zaman bildiğimiz kurallarla akmaz. 78. Kuzey enleminde, mevsimler takvim yapraklarıyla değil, ışığın mutlak varlığı ve mutlak yokluğuyla ölçülür. Burası, doğanın insanla pazarlık etmediği, ona sadece tahammül ettiği bir krallıktır.
Güneyin konforlu şehirlerinden kopup gelen bir grup gezgin, bir Mart ayında, bu krallığın, Svalbard’ın, kapısını çalar. Amaçları? Kuzeyin en kadim ve en dramatik ritüeline, karanlığın sonra ermesine şahitlik etmek.
Hikaye, kuzeyin vahşi beyazlığına teslim olmadan önce, medeniyetin son kalesi olan Oslo’da, gri bir öğleden sonra başlar. Aker Brygge rıhtımında, Oslo Fiyordu’nun buz gibi suları üzerinde yüzen saunalar, bu geçişin arafıdır. Bacalardan yükselen ince duman, içerideki hazırlığın habercisi. Gezginler, içerideki odun ateşinin ve huş ağacı kokusunun güvenli sıcaklığından çıkıp, kendilerini o dondurucu suya bıraktıklarında, aslında şehre, arkalarında bıraktıkları hayata, geçmişlerine veda ederler.
Bedenlerine bir anda saldıran, iğne gibi saplanan o keskin soğuk, zihinlerindeki trafik gürültüsünü, iş stresini ve günlük telaşları bir anda siler. Bir yüzme aktivitesi değil de, kuzeye girmeden önce yapılan bir vaftiz töreni gibi… Akşam yemeğinde ise kadehler de kaldırıldıktan sonra, masadaki neşe yerini yavaş yavaş sessiz ve saygılı bir bekleyişe bırakır. Çünkü herkes bilir ki; yarın şafakla birlikte geçilecek olan sınır, sadece bir ülke sınırı değil.
Ertesi sabah, metal kanatlar onları gökyüzüne taşıdığında, dünya aşağıda renklerini kaybetmeye başlar. Norveç’in yeşil ormanları silinir, fiyordların laciverti donuklaşır ve nihayetinde ufuk, sonsuz, affetmeyen bir beyaza teslim olur. Bulutlar aralandığında, aşağıda Spitsbergen belirir. Okyanusun ortasında, yerin kabuğunu delip çıkmış siyah, sivri dişler gibi duran bu dağlar, 17. yüzyıl kaşiflerinin ve balina avcılarının neden buraya "Haşin Topraklar" dediğini fısıldar. Burası bir zamanlar "Terra Nullius" idi; hiç kimsenin toprağı. Şimdi ise sessizliğin toprağı.

Uçak Longyearbyen pistine yaklaşırken, camdan bakan gözler, doğanın burada ne kadar çıplak olduğunu fark eder. Ağaç yok, çalı yok. Pek ev falan da yok. Saklanacak tek bir kuytu yok. Sadece rüzgarın şekillendirdiği kar tepeleri ve milyonlarca yıllık tortul katmanlarıyla çizgili çizgili dağlar vardır. Burası, gürültünün henüz icat edilmediği bir yer gibi. Alınan her nefes, ciğerlerde kristalize olur, insanı içeriden de soğutur bir yandan da temizler.
Kalın montlarına sarınıp sarmalanmış grup, Svalbard Müzesi’nin loş koridorlarında yürürken, cam vitrinlerin ardında tarihi eserleri, onların ardında ise insan iradesinin sınırlarını izler. Rus Pomor avcılarının yüzyıllar önce, elektrik ve iletişim olmadan, o zifiri karanlık kış gecelerinde derme çatma kulübelerde akıl sağlıklarını nasıl koruduklarını hissederler. Tahtadan yontulmuş satranç taşları, bitmiş pipo tütünleri... Hepsi birer direniş simgesi. Ve salonun ortasında tüm heybetiyle duran kutup ayısıyla göz göze geldiklerinde, rehberin "Kasaba sınırları dışına silahsız çıkmak yasaktır" uyarısı, bürokratik bir kuraldan çok, doğanın değişmez kanunu olarak zihinlerine kazınır. Burada besin zincirinin tepesinde insan yok.

Macera müzeden sonra yer altında devam eder. Müze koridorlarında donmuş zaman, yerin altında da bir başka donmuş. Longyearbyen’den yürüyerek buzulun eteklerine varan grup, yüzeydeki yarıktan içeri süzülür. Burası Longyear Buzulu’nun kalbidir. Dışarıdaki fırtına içeride diner, sesler bıçakla kesilmiş gibi yok olur. İçerisi, binlerce yıl önce yağmış karların sıkışmasıyla oluşmuş, turkuaz, elmas mavisi ve bazen de zifiri siyah buz duvarlarından oluşan bir katedraldir. Parıl parıl. Gezginler, dar geçitlerde ilerlerken, duvarlardaki hava kabarcıklarına bakarlar; o kabarcıklar, Vikingler henüz denizlere açılmadan önceki atmosferi saklamaktadır.
Ama bu yolculuk hikayesindeki asıl mucize yerin altında değil, gökyüzünde! Beklenen sabah gelir: Solfestuka.
Kasaba meydanında, eski hastane merdivenlerinde (Sykehustrappa) omuz omuza veren kalabalık, yüzünü güneye, o keskin dağ silsilesine döner. Soğuk, -20 derecelerde gezinmektedir. Gökyüzü, aylar süren o kasvetli, ağır lacivert maskesini bir kenara bırakır ve onun yerine pembe, somon, mor ve buz mavisinden oluşan bir kutlamaya dönüşür. Bu renkler, dünyanın başka hiçbir yerinde bu kadar bir arada, birbirinden bağımsız, yumuşak ve aynı zamanda bu kadar dramatik değildir.

Kutlama devam ederken dağların ardından beklenen o ilk ışık huzmesi patlar.
Kör edici bir yaz güneşi değildir bu; yatay, soğuk, solgun ve çekingen bir ışıktır. Ama vadiye düştüğü an, insanların üzerindeki o ağır "Karanlık Zaman" (Mørketid) örtüsü kalkar. O an, meydandaki kalabalıkta bir alkıştan çok, derin bir iç çekiş duyulur. Sanki güneş, sadece vadiyi değil, insanların içindeki kışı da bitirmek için dönmüştür. Dünya yeniden dönmeye başlamış, yaşamın kaynağı geri dönmüştür.

Bu ışıkla yıkanıp tazelendikten sonra gezginlerin macerası longyearbyen’den onları çıkartır. Kuzeyin yaşayan "öteki" yüzünü görmek için kar motorlarına atlarlar. Beyaz bir çölün ortasında, hızla ilerleyen bir konvoy... Etraflarında sadece donmuş fiyordlar, Grønfjorden’in buzlu kıyıları ve rüzgarın şekillendirdiği sonsuzluk, ve ren geyikleri vardır.

80 km sonra ufukta, bu beyaz hiçliğin ortasında yaşayan, nefes alan bir anomali belirir: artık Barentsburg’tadırlar.
Burası hayalet bir kasaba değil; aksine, bacasından inatla yükselen siyah kömür dumanıyla Arktik sessizliğe meydan okuyan, çalışan, yaşayan bir Sovyet enklavidır. Kasabaya girildiğinde, Norveç yasalarının geçerli olduğu bu topraklarda zaman ve mekan kırılır. Kiril alfabesiyle yazılmış tabelalar, Sovyet mimarisinin o kutu gibi, renkli ama sert binaları ve meydanda, arkasını fiyorda dönmüş tüm ciddiyetiyle etrafı süzen Lenin heykeli...
Kömür madeninden çıkan işçilerin yorgun yüzleri, okuldan dönen çocuklar ve pencerelerden sızan sarı ışıklar... Burası, dünyanın geri kalanından kopuk, kendi kuralları ve kendi ritmiyle yaşayan bir paralel evrendir.

Grup, soğuktan korunmak için kasabanın kalbine, ünlü "Kızıl Ayı" (Red Bear) birahanesine sığınır. Dışarıdaki -20 derecelik Arktik gerçeklik, içeride yerini sıcak bir Rus misafirperverliğine, borş çorbası kokusuna ve koyu sohbetlere bırakır. Bu masalarda otururken, insan jeopolitik sınırların ne kadar anlamsız olduğunu, burada geçerli olan tek milletin "kuzeyliler" olduğunu anlar. Barentsburg, modern dünyada unutulmuş bir dönemin, hala nefes alan son kalesidir.
Geceyi burada geçirdikten sonra dönüş yolunda, güneş alçalırken gökyüzü yeniden o dramatik renklere, "Mavi Saat"in büyüsüne bürünür. Kaskların vizöründen geçen manzarayı izleyen gezginler, artık Oslo’da uçağa binen aynı kişiler değildir.
Otele dönüp sıcak bir duş aldıklarında ve akşam yemeğine oturduklarında, vücut yorgundur ama zihin hiç olmadığı kadar berraktır. Şehrin gürültüsünden, ağaçların hışırtısından, modern hayatın kaosundan uzakta geçirdikleri bu günler, ruhlarına soğuk ve silinmez bir mühür basmıştır.
Ertesi gün uçak havalanıp güneye, medeniyete doğru döndüğünde, aşağıda kalan o beyaz, vahşi ve kayıtsız coğrafya, sırrını paylaşmış ve kapılarını tekrar kapatmıştır. Bulutların arasına girerken herkesin aklında aynı düşünce vardır: Karanlığın sonunu görmüşlerdir. Ama asıl öğrendikleri, ışığın ne kadar kırılgan, ne kadar nadir ve ne kadar kıymetli olduğudur.
Kuzey, onları değiştirmiş, dönüştürmüş ve geri göndermiştir.



Yorumlar